Bu yağmur böyle sürerse şiir yazamam ben.
Bu yağmur çatıya damlarken öldürtür beni.
Yığılır kalırım telörgülere delik deşik gövdemle
Silerler sayım defterinden yoksul ismimi.
Bu yağmur böyle sürerse şiir yazamam ben.
Paralarım kendimi camlarda çaresiz serçeler gibi
Kanla bezenir elbiselerim
ve gülerim yine
Şiir yazamam, unuturum bütün bildiklerimi.
Bu yağmur böyle sürerse şiir yazamam ben.
Bir film şeridi… Kanatır bir yerleri.
Babam devrilir birden.
Ve morartır kelepçeler ince bileklerimi
Bu yağmur böyle sürerse şiir yazamam ben.
Bu yağmur sürerse böyle
Bu yağmur…
Bağışla beni.
Kaç paraysa sana bir de gökyüzü satın alırım
en sert mavisinden, dert değil.
Hatta faşistlerden zaman kalırda biraz da nefes alırım.
Neden bütün hayvanlar sevişirken ben bu kadar yalnızım ?
Neden herkes tanrı olmayı seçiyor, peygamber olsalar ya ?
Aklıma gelen kalbime geldi,
yağmur denen şey yasaklansa ya.
Bir dağ görsem doruklarına mı bakmalıyım, yamaçlarına mı kararsızım.
İçim dökülse bir yerim kesildi kanıyor sanıyorum.
Evdeysen belki sana uğrar bir iki de sırrımı anlatırım.
Ya da neden sen böyle uzun uzun sevişirken ben bu kadar yalnızım ?
Bir mikroba aşığım,
beni hastalandırmaktan bile aciz.
Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
-ki uçlarından çile damlardı-
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim.
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin.
Uzaklar seni ister,
bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip, zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz ilahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir, aşkı bilir oysa bayım.
Bir lades kemiği gibi kırarlar seni.
Kalbin “aniden eskimiş sevgili”nin elinde kalır. Senin elinde de yeni bir bölünüş.
Artık asla başaramayacağını düşünürsün.
Rüyalarında göç eden zebralar görme şansını bile yitirirsin.
Kimse gerçeği söylemeye yanaşmaz.
Ardından telefon rehberin seni terk eder. Seni oracıkta bırakmış insanların telefon numaraları da yasaklanmıştır.
Burada her şey farklıdır.
Dişler yeniden iltihaplanır.
Gelmez.
Gelmediği yetmezmiş gibi gitmiştir de.
Yalnızca kürkün için derini yüzüp çırılçıplak bırakmıştır seni.
Tam o terk anında patlar içine vuran siyah havai fişek.
Gereksiz bir umuda neden saygı duyulabilir ki ?
“Çocuğum olsa adını Buğu koyardım. Çocuğum olsa içinde kelebek beslerdim.
Ava çıkardım; kendimi vururdum.”
Oysa ömrün küçücük dengeler ve küçücük temaslar üzerine kurulmuştur.
Sabaha kadar onu düşler durursun.
Ama o, düzenini bozduğun için sevmez seni.
Yaşadığın kulübeyi sen içeride uyurken ateşe verir.
-
(“neye ağladığımı, neden bahsettiğimi, buraya ne yazdığımı bilmiyorum” gecesi.)
Bilekleriyle jilet kesen kadınlar vardır…
Modern hayat engel değildir onlara, bir başına yol alırlar.
Büyüdükçe babasına benzeyen çocuklar vardır…
Bunun farkında bile olmadan.
Üç gece birlikte olduğun, üç fuhuş etmez kadınlar vardır…
Hiçbir gözyaşı değmez onlara.
Yalnız kalmaktan korkan peygamberler vardır…
Ya da yoktur, bilemiyorum.
Tüm yağmurunu boşaltmış bulutlar vardır…
Kararsız bir griliğe boyarlar her tarafı.
Sabah ezanlarından ürken küçük kızlar vardır…
Büyüdüklerinde gecenin bir yarısı uyanıp sebepsiz yere ağlarlar.
Her gece yatmadan ölmüşlerinin ruhu için fatiha okuyan adamlar vardır…
Dudaklarında büyük bir özlem taşırlar.
Evini kedisiyle paylaşan ve orta yaş krizinde olan yalnız kadınlar vardır…
Ve bir an evvel bu isimle bir dernek kurulmalıdır.
Tek başına çay demlediğinde yalnızlığını fark eden adamlar vardır…
Şekersiz ve demlidir çayları.
Dudaklarıyla ağlayan kadınlar vardır…
Hiçbir söz teselli edemez onları.
Aynı dili konuşarak sohbet edip, eğlenebilen insanlar vardır…
Bunu yapamayanlar, bir eğlence mekanında toplaşıp aynı şarkıda hoplayıp zıplayarak eğlenmeye çalışırlar.
Ruhu tatmin olmuş kadınlar vardır…
Ki en tehlikelileri de bunlardır.
Sabaha karşı adım adım delirmeye yaklaşan adamlar vardır…
Hiçbir şey yapmak gelmez ellerinden, oturup saçma sapan şeyler yazarlar.
Bir padişah, bir giyotin ve bir de prezervatif, evet.
-
Burak Aksak
(evde unutulmamış ve cayır cayır yanan çakmaklı weheartit fotoğrafı-temsili)
Evet bu ikisi üzerine söyleyecek o kadar çok sözüm var ki. Paat küüüt çaat dıırrş. Sayfayı geçmeyecekseniz yazıyorum bakın.
Öncelikle bel ağrım yok. Çakmaklarla alıp veremediğim bir şey de yok. Hatta çakmaksız…
Nedir bu toprak ?
Niye bu ölmek kokusu ? Korkusu değil.
Bizim gibiler yeryüzüyle değil gökyüzüyle beslenir.
Sen benim ölen, ilk ölen arkadaşımsın. Hani biz seninle tanrıya inanmayı planlıyorduk ?
Kırmızının yüzünü düşün.
Yeşilin omuzlarına bak.
Mavinin dudakları olmaz.
Turuncu da artık iyi bir kız değil.
Şimdi yüzün yok.
Şimdi yüzüm yok seni unutmaya.
Hatırlarsın ikimiz de seviyorduk cinleri üstümüze iliştirip uçuştuğumuzu.
Ne koyacaktık motosikletimizin adını ? Taptığımız Edip Cansever’den yola çıkarak Ruhi Bey mi ?
Bu şehre bir güzellik yapacaktık senle beraber.
Bu yazıyı siyah zemin üstüne beyaz harflerle bas yayınevi ! Bir sokak ressamı kız gibi bir motosiklet çizsin buraya.
Ah Beyoğlu, delikanlılık bu muydu ulan?
Martılar, engel olamadınız değil mi ölümüne ?
Bu da mı “kötü aşk” ?
Biraz Werther’di o, Biraz Hendrix’ti biraz Alice’di.
Anlıyorum, çok hüzünlü bir yazı bu. Ama ben bu yazı sıcak geçer sanmıştım.
O öldü öleli yüzüme kurt indi, orospular orgazm olur oldu. Bıçak kendi kendini kesti.
Şimdi geri dönüp Hisar’a mı gitmeli ?
Onu nereye götürüp götürüp hatırlamamalı ?
O, bana inmiş özel bir peygamberdi. Aşiyan yollarından ses versem duyardı.
Şimdi,
Önce senin bardağına koyuyorum.
Seni çok seviyorum.
Başını omzuma yasla, gövdemde taşıyayım seni.
Gövdem gövdene can olsun.
Alacağın olsun !
oh god oh god oh god